Yaklaşık bir yıl önce başladığım blog yazma yolculuğuma ara vermeden devam ediyorum. Her gün olmasa da haftada iki-üç yazı eklemeye çalışıyorum. Her gün yazı yamasam da bloglarda dolaşıyorum. Blog dünyasını daha keşfedemediğim için günümün çoğu blog siteleri ve blog sayfalarında geçiyor. Geçmişte, internette karşılaştığım olumsuzlukların bloglarda da devam ettiğini gördüm. Daha önce haber siteleri ve kişisel sitelerde yaptığım gibi gördüğüm olumsuzluklar için yorumlar yazıp bir şeyleri düzeltme hevesini blog yazıları için de bir süre denedim. Ancak bunun pek bir yararı olmadığını gördüm. Bu durum, olumlu bir netice vermek yerine, internetin şark kurnazlarına prim yaptırıyor. Dolayısıyla bu gibi kişisel ve kurumsal sitelere popülarite kazandıracak her şeyden kaçınmaya çalışıyorum. Değil yorum yazmak artık linklerini bile tıklamıyorum. Aynı hatayı siz de yapmıyor musunuz? Bunu örneklerle açıklayayım: Bir gün internette bir yazıyla karşılaştınız. Baktınız ki, sizin değerlerinizle dalga geçiyor veya sizi erotizm, pornografi, terör, narkotik gibi uzak durmanız gereken sitelere yönlendiriyor. Bunlarla ilgili linkler veriyor. “Tıkla ve gör” diyor. Tüm iyi niyetinizle makalenin altındaki yorum yaz linkine tıklayarak site yöneticisi veya yazarına tebliğ ve telkinlerde bulunucu, bu kötü huydan vazgeçirici bir yorum yazıyorsunuz. Sonuç alamıyorsunuz; bu şekilde sonuç almanız mümkün değil! Sonuç alamayınca bu sefer hakaret veya başka şeylere başvuruyorsunuz. Olmadı bu linki ne kadar arkadaşınız varsa onlara gönderiyor ve “bu yazıyı yazan bilmem neyi (buraya uygun aşağılayıcı bir sıfat girerek) kınayan, eleştiren hatta hakaret eden yorumlar yazın” diye de not düşüyorsunuz. “Ben görevimi yaptım” yaklaşımıyla kendinizi rahatlatmaya çalışmayın boşuna! Yaptığınız tek şey, böyle itlerin hitlerini dolayısıyla reklam kazançlarını yükseltmek… Böylece onlar, en çok okunanlar listesinde en üstte olmaktan ve Google reklamlarından para kazanmaktan memnun olurken siz bu tür sitelerin, daha fazla sayıda masum insana ulaşmasına ve belki de onlara zarar vermesine alet oluyorsunuz. Aslında kötülüğün yayılması tarih boyunca hep böyle olmuştur. Kötülük, her zaman, üzerinde duruldukça, dedikodusu yapıldıkça, kulaktan kulağa gazetesiyle yayılmıştır. Peki, ne yapacağız. Bu tür insan müsveddeleri ortalıkta cirit atarken biz boş boş oturacak mıyız? Bu insancıklara bir şey yapmayacak mıyız? Tabiî ki yapmayacağız. Şunu asla unutmayın ki, bu tür kişilik, ahlak ve kültür bozulmasına uğramış insanlar, siz üzerlerine düştükçe, siz onların iyiliğini istedikçe daha da azgınlaşabiliyorlar. Onun için kaş yapayım derken göz çıkarmayın. Başka bir atasözünü tercüman yapmam gerekirse; attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değmiyor. Bu kişilere bir şey yapmayacağız derken hiçbir şey yapmayalım demek istemiyorum. Bu konuda şöyle bir öneride bulunabilirim: Biz iyi olursak insanlığın daha iyiye gitmesi için kocaman bir adım atmış oluruz. İyiliği yayarak ikinci bir adım daha atmış oluruz. Diğer adımlar bunu takip edecektir. Ben, kısa sürdüğünü düşündüğüm bu hatamdan vazgeçtim. Anladım ki, tebliğ ve telkin, kötünün kötülüğünü yaymak değil, toplumu iyi şeylerle meşgul edip kötü şeylerden uzak tutmaktır. Bunun yolu da kötülüğü yayanlardan daha fazla gayret göstererek iyiliği yaymaya çalışmaktır. Bu da onları kendi silahlarıyla vurmamız gerektiği anlamını taşıyor. Son olarak, eğer kaleminize güveniyorsanız yanlış yapanlara ve yazanlara onların ortamlarında yorum yazma boyutundan kendi blogunuzda yazma, kendi sitenizi oluşturma boyutuna terfi etmenizi öneriyorum size; âcizane…

Süleyman Aras